Kanserle yaşanan çeyrek yüzyıl

Türkiye kamuoyu yaklaşık iki haftadır, Kütahya Eti Gümüş tesislerinde yıkılan atık barajının neden olduğu siyanür faciası ile yatıp kalktı. Atık barajında biriken içerisinde kanser yapıcı ağır metaller ile siyanürün bulunduğu 21 milyon ton atık, Sakarya nehri havzasını, önünde uzanan geniş ovayı kirletmek için hazır bekliyor. Kazaya ise atık havuzlarını birbirinden ayıran toprak duvarların ikisinin yıkılması ve en son üçüncüsünün de yıkılma tehlikesi ile karşı karşıya kalması neden olmuştu.

Aslında tek tehlike bu atık barajının yıkılması ve içindeki dünyanın en güçlü zehri olan siyanürün, onunla aktif duruma gelmiş olan ağır metallerin çevreye yayılması çevre köylerin yaşam alanlarını ve içme sularını kirletmesi miydi? Ya da başta çevre profesörü olan Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu ile yetkilerin iddia ettiği gibi, 3,5 milyon tonluk yedek atık barajının yapılması ve atık havuzlarını birbirinden ayıran seddelerin sağlamlaştırarak tehlikenin geçmesi miydi?

Madalyonun diğer yüzü ise böyle değil. Şİmdi Kütahya’nın Tavşanlı ilçesi sınırları içerisinde yer alan Eti Gümüş tesislerinin tarihine ve yıllardır yörede yaşananlara yakından bakalım.

Dünyada altın ve gümüş madenciliğini ellerinde tutan altın tröstleri, Alman Krupp şirketine inşa ettirdikleri bu tesisleri zamanın Başbakanı Turgut Özal’ın eliyle 1986 yılında hizmete açtı. Burada amaç; devlet şirketine bunu yaptırarak kamuoyuna tehlikenin olmadığını göstermekti. Tesis, yılda 60 ton gümüş üretecek şekilde tasarlandı ve kuruldu.

Felaketlerde bundan sonra başladı. Tesis, kuruluşu nerede ise Osmanlı’ya denk 800 yıllık Dulkadir köyünün hemen birkaç yüz metre yanında faaliyete başladı. Aslında iddia edildiği gibi maden değil bir açık hava kimya fabrikası olan tesis çalıştıkça, Dulkadir köyünde de insanlar kanserden kırılmaya başladı. Zamanında nüfusu 300 kişiye ulaşan köyde, bugün 10 aile yaşıyor. Nedeni ise tesis faaliyete geçtikten birkaç yıl sonra genç insanların kansere yakalanıp ölmesi.

Bunu ilk fark eden bilim insanı ise Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Anabilim dalı Başkanı Prof. Dr. Necla Özdemir olmuştu. Prof. Dr. Özdemir, ilk başta kendisine gelen çoğu akciğer kanseri olan 20’li ve 30’lu yaşlarındaki bu köylülerin nereden geldiğini merak etti. Köylülerin hepsi de Dulkadir köyünden geliyordu. Kendini bilime adamış dürüst bir bilim insanı olarak olayı araştırmaya karar verdi. Tavşanlı İlçesi Kaymakamlığı ile teması geçerek araştırma başlattı. Kaymakamlık ta 5 Şubat 1992 tarihinde üniversiteye başvurarak araştırma yapılmasını istedi.

13 Mayıs 1992 tarihinde aktif olarak başlatılan araştırmanın sonuçlarını ve boyutlarını Necla Özdemir hocanın İl Sağlık Müdürlüğü’ne gönderdiği raporundan aktaralım:

“I Köyde yaz aylarında ortalama 200, kış aylarında 100-130 arası kişinin ikamet ettiği ve sosyoekonomik seviyesinin nisbeten düşük olduğu gözlenmiştir. Köy içme-kullanma suyu doğal kaynak olup, kaynak merkezine yaklaşık 10 kilometrelik bir yolculukla erişilmiştir.

 Köyde yaygın olarak çevreden temin edelin bir toprak, sıva ve badana işleri için kullanılmaktadır.

Köye yaklaşık 100 metre mesafede gümüş işletme tesisi olup, biraz daha uzakta bu tesisin açık siyanür havuzları vardır.

Tavşanlı İlçesi Kaymakamlığı’ndan alınan yazılı bilgiye göre, köy nüfusu 1980 yılında 209 ve 1990 yılında 189 kişidir. Son on yılda, köy nüfusuna kayıtlı ve muhtarlık tarafından köyde yaşadığı belirtilen 56 kişinin öldüğü tesbit edilmiştir.

II Ülkemizde ölüm kayıtlarında ölüm neden bilgileri yeterli olmadığı için, ölenlerin yakınlarının sözlü beyanları, ellerinde mevcut hastane belgeleri veya temin edilen hastane belgelerinin incelenmesi sonucu belirlenen ölüm nedeni hastalıkların dökümü şöyledir:

 

1-      22 kişi çeşitli kanser türleri,

2-      12 kişi kanser dışı diğer hastalıklar,

3-      22 kişide ise ölüm sebebi belirlenememiştir.

Yukarıda kanser nedeni ölümler olarak belirlenen 22 kişiden 18’i erkek, dördü kadın olup, nedenler ayrıntılı olarak aşağıda belirtilmiştir.

 

10 kişi akciğer kanseri,

 4 kişi cilt kanseri,

 1 kişi yemek borusu kanseri,

 2 kişi mesane kanseri,

 1 kişi beyin tümörü,

 1 kişi prostat kanseri,

 1 kişi troid kanseri,

 2 kişide kanser yerleşimi öğrenilememiştir.

 Kanser dışı nedenlere bağlı 12 ölüm için, birinde kafa içi kanama, ikisinde kronik akciğer hastalığı, beşinde kalp enfarktüsü ve yetmezlik, dördünde pnomoni (zatürre) neden olarak belirlenmiştir.

 Akciğer kanseri olduğu öğrenilen 10 kişinin tamamı erkek olup, bunların beşinin hastalığı hastane belgelerinden tesbit edilmiş, bir olgu ise tarafımızdan tanı konulmuş ve tedaviye alınmıştır. Bu hasta tedavisini yarım bırakmış, daha sonra da hastalığın ilerlemesi sonucu ölmüştür. 10 akciğer kanseri hastasının dokuzunun kronik sigara içici olduğu öğrenilmiştir. Yine bu şahıslardan bir kısmının bölgedeki maden arama faaliyetleri sırasında galerilerde değişik süreler çalıştığı öğrenilmiş, fakat ayrıntılı bilgi temin edilmesi mümkün olmamıştır.

 III Köy için söz konusu olabilecek kanserojen içerikli çevre maddeleri değerlendirilmiş; içme ve kullanma suyu ile evlerin sıva-badana işlerinde kullanılan toprağın analiz edilmesine karar verilmiştir.”

Maden Tetkik Arama Enstitüsüce yapılan ayrıntılı toprak ve su analizlerinde içme ve kullanma sularında litrede 0,67 miligram Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ölçülerinin hayli üzerinde arsenik saptandı. Necla hoca bununla da yetinmeyip köyde o zaman kalan 139 kişiyi sağlık taramasından geçirmişti. Tarama sonuçlarını da yine raporundan aktaralım:

“IV Ocak 1993 tarihinde dört gün ardışık köye gidilerek, mevcut köy sakinleri genel muayeneye tabi tutulmuş, ileri tetkik görülenler fakültemize davet edilmiştir. Bu değerlendirmeler sonucu elde edilen bilgiler aşağıdadır.

 Toplam 130 kişi muayeneye ve tetkike tabi tutuldu. 71 kişinin akciğer mikrofilmleri değerlendirildi. Gerek görülen 21 kişi fakültemize davet edildi (11’i icabet etti).

 

  1. 26 kişide cilt bozukluğu, ciltte hiperkeratoz, hipo-hiperpergmentasyon,
  2. 67 kişide ya tam ya da tama yakın diş kaybı, diş çürüğü,
  3. 23 kişide gastrointestinal distress bulguları,
  4. 12 kişide hipertansiyon/arterioskletorik kalp hastalığı,
  5.  13 kişide normalden büyük troid bezi,
  6. 8 kişide KOAH,
  7. 9 kişide periferik damar hastalığı,
  8. 3 kişide kalp kapak hastalığı,
  9. 5 kadında adet bozukluğu,
  10. 1 kişide akciğer kanseri,
  11. 1 kişide cilt kanseri kaygısı (doku tetkiki için davet edildi, gelmedi),
  12. 1 kişide romatoid artrit,
  13. 8 kişide üst öye alt solunum yolu enfeksiyonu,
  14. 2 kişide idrar yolu enfeksiyonu.

Bu kişilerden uygun olanlara ayaktan tedavi (ilaç ya da reçete ile) verildi. Bir kısmına fakültemizde yatarak tedavisi için destek olundu. Diğerlerine ise gerekli tavsiye ve yol göstericilikte bulunuldu.”

Necla hocanın raporunda dikkat çekici bir başka nokta da şöyleydi: “Bu bölgede suya arsenik karışımının nedenini belirlenmesi için MTA’dan destek istenmiş ancak gerekli ilgi gösterilmemiştir.”

Yanlız, Necla Özdemir hocamızın gözden kaçırdığı bir şey vardı. Kimyasal olarak arsen (arsenik), antimon, cıva, kurşun, talyum, kadmiyum, bakır, nikel, krom ve diğer ağır metallerin Kütahya Gümüşköy’deki gibi siyanürle indirgendikten sonra sonsuza kadar atık barajında çözünemez halde katı tutulması olası değildi. Çünkü ağır metallerin kararlı olduğu pH aralığında bir başka ağır metal çözünmüş duruma geçiyordu. Bir başka deyişle, karsinojen (kanser yapıcı) olan bu ağır metaller, çevrede yaşayan canlılar tarafından bünyeye alınabilir (bioavailable) duruma geliyordu.

Burada en kritik nokta ise arsen-klor bileşiklerini çok yüksek buhar basıncına sahip olmamasıydı. Yani arsenklorür, atmosferik koşullarda aktif buharlaşma gösterip, atık barajlarından kilometrelerce uzağa taşınıyordu. Hele köye 100 metre mesafedeki atık barajından fare zehri olarak bilinen arsenin taşınmaması mümkün değildi. Kısaca bilimsel veriler, bu tesislerde uygulanan kimyasal işlemler sonucunda köylülerin akciğer kanserine ve hastalıklarına yakalanmasını normal karşılamak gerekmez mi? Hele akciğer kanserine yakalananların bir kısmı da daha önce madende çalışmış ise…

Prof. Dr. Necla Özdemir, daha sonra Afyon Sandıklı yakınlarında geçirdiği elim bir trafik kazısı sonucunda yaşamını yitirdi. Araştırma ise yarım kaldı.

Ben, 1998 yılında Dulkadir köyünü, o zaman çalıştığım Radikal gazetesi adına haber yapmak için ziyaret ettim. Köy, Western filmlerinde izlediğimiz saldırıya uğramış hayalet kasaba gibiydi. Köyde yalnızca birkaç yaşlı ve bir-iki küçük çocuk kalmıştı. Hele hem oğlunu hem de gelinini genç yaşta göğüs kanserinden yitirmiş ve iki küçük torunu ile yalnız başına kalmış kendisi de kansere yakalanmış yaşlı bir amcanın hali içler acısıydı. Öleceğini biliyordu ama küçük torunlarının geleceği için umutsuzdu. Diğer köylüler de jandarma baskısı ile karşımıza çıkmaktan korkmuştu. Daha önce de köye gazeteciler gelmiş, onlar gittikten sonra hepsi jandarma karakolunda sorguya alınmıştı. Köyün zehirlenen içme suyuna çözüm olarak Etibank, birkaç kilometre öteden borularla başka bir su kaynağı getirmişti ama o da çare olmamıştı. Köyün hayatta kalanları da göç etmişti. Etibank 100. Yıl Gümüş İşletmeleri’nin kapısında yetkililerle görüşme istemimiz ise geri çevrilmişti.

İTÜ Kimya-Metalurji Fakültesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. İsmail Duman ise haberime şu açıklamayı yapmıştı: “Siyanür, topraktaki, birçoğu kanserojen madde olan ağır metalleri aktif hale getiriyor. Örneğin arsenik, ‘arsenopirit’ minerali adı altında toprakta bulunur. Siyanürle reaksiyona girerse içme suyu sertliğinde veya yağmurla aktif hale gelebilir” dedi. Duman, kuarts kristallerinin de oradaki maden hafriyat yapılmış olan topraktan ortaya çıkabileceğine dikkat çekti. Duman, “10 yıl öncesine kadar bu tür hastalıkların olmadığı köydeki ölümleri nasıl izah edecekler?” demişti.

Bugün gelinen noktada ise; Eti Gümüş tesisleri hem 2003 yılında hem de daha sonra özelleştirilmişti. İlk yapınla özelleştirme ihalesinde tesis, Söğüt Seramik Sanayi (SSS) şirketine satıldı. Daha sonra bu şirket iflas etti. Şirketin sahipleri ise  Yıldızlar SSS Holding’i kurdu. Yapılan ikinci ihalede de tesis, AKP yandaşı olan Yıldızlar SSS Holding’e satıldı. Yıldızlar SSS Holding aynı zamanda son yapılan TETAŞ elektrik dağıtım ihalelerinden Orhangazi ve çevresinin dağıtım ihalesini de aldı.

Tesiste meydana gelen son olayın nedenlerine gelince, resmen  “kaza geliyorum”u aratmayacak nitelikte. Öncelikle tesisin kapasitesi 360 ton gümüş/yıla daha sonra da yılda 400 tona gümüşe çıkarıldı. Birde son altı ayda artan yüzde 400 artan gümüş fiyatları üretimin iyice artmasına neden oldu.

Bu durum İsmail hoca ile yeniden görüştük. Prof. Dr. Duman, seddelerin yıkılması sırasında atık havuzlarının altındaki geçirimsizliği sağlamak için kullanılan kil tabakasının büyük olasılıkla yırtılmış olduğuna dikkat çekerek, “Bu durumda seddeleri tekrar onarsalar bile zehirli atıklar yerlatı sularına ve toprağa çoktan karışmış durumdadır. 21 milyon ton atığın altında bu kil tabakasını onaramazsınız. Ayrıca kil tabakasının üzerinde Bergama’da olduğu gibi jeomembran yok. Olsa bile bu kazada o da yırtılırdı” dedi.

Prof. Dr. Duman tesis ve atık havuzlarının fay hattı üzerinde olduğuna dikkat çekerek, “Bölgede 28 Mart 1970 tarihinde Richter ölçeğine göre 7,6 büyüklüğünde Gediz depremi yaşandı. Tavşanlı, Emet ve çevresi yıkıldı” dedi.

İsmail Duman, aslında çevreye zarar vermeden bu tür bir tesisi çalıştırılabilmenin yolları olduğunu belirterek, şunları söyledi: “Siyanürle tepkimeye girmiş zehirli katı atıkları ilk etapta sıvıdan ayırabilirsiniz. Katı atıkları döner fırınlarda 650-700 derecede yakarak kek haline getirirsiniz. Döner fırının önüne koyduğunuz brulörle de çıkan siyanür gazının karbon ve azotunun ayırmanız, zararsız hale getirmeniz mümkün. Bu katı atıkları inşaat malzemesi ya da çimento fabrikalarına yakıt olarak satmanız mümkün. Sıvı atıklar da pH’ı nötr olan kapalı ortamda tekrar sodyum siyanüre dönüştürmeniz mümkün. Bu şekilde tekrar tekrar siyanür almadan işletmenizi sürdürebilirsiniz. Ayrıca çıkan suyu da tekrar işletmede kullanabilirsiniz.”

Neden yapılmadığını sorduğumuz Prof. Dr. Duman, sorumuzu şöyle yanıtladı: “İşletme maiyeti yüzde 50 artar ama zaten yüzde 400 artış gösteren bir metalin kârından vazgeçmek istemiyorlar. Aslında insan ve çevre sağlığı için en iyi teknolojiyi kullanmak gerekir ama o zaman siyanür üreten Alman Degussa firması ürettiği malı satamaz.”

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: