Ya, Munzur’un suyu ne olacak?

TAHİR ÖNGÜR

Jeoloji Y. Mühendisi

“doğdum…
dersim sandım kendimi
munzur beni emzirince…”

(bir internet forumuna 21 yaşında bir genç kızın katkısından)

Çemişgezek ilçesindeki “Yeniköy Höyüğü”nde, şimdi Keban Baraj gölü altında kalan Laluşağı Köyü yakınında bulunan ve “Gavur Höyük” adıyla bilinen höyükte yapılan kazılarda Roma ve Bizans devrine ait kalıntıların altında, Tunç Çağı’na ilişkin buluntuların yanında, işlenmiş bazı madenlere de rastlandığı belirtiliyor.

MÖ VI. ve III. bin yıllarda Yukarı Fırat boylarında Subarlar’ın yaşadığı ve Fırat adının bu kavim tarafından verildiği öne sürülüyor. Mezepotamya kökenli yazılı belgelere göre, Tunceli yöresinde MÖ 2200 yıllarında Doğu Anadolu’da yaşayanların Subarlar (Sabarrular) olduğu biliniyor. Daha sonra Hurriler olarak adlandırılan bu kavim, uygarlık alanında da Hititler’i etkilemiş. Subarlar’ın Hurriler’le aynı kökten geldiği ve yeryüzünde madeni ilk işleyen kavim olduğu biliniyor. Hatta, işlenen madenlerin Mezopotamya’ya ihraç edildiği anlaşılıyor.

Uygarlığın beşiği belli ki Munzur çevresinde aramış gereksindiklerinin bir bölümünü. Tarihçi Ptolemy MÖ 519 yılında Pers Kralı Dara’nın (Darius) kral olmasından başlatıyor Dersim’e “Daranalis” denmesini. Munzur Dağları’nı içine alan geniş bir alanı kapsayan “Daranalis” adı da yüzyıllarca kullanılmış. Strabon’un “Coğrafya” kitabı da Tercan’ı da kapsayan alana “Deryene” (Derksen) adını veriyor.

Uygarlık, artık despotlukla, silahlı güçler kullanarak fetihler ve hegemonya ile, giderek imparatorluklaşan devlet örgütlenmeleriyle sürdürülebilir, ilerletilebilir oluyor. Fetihlerin hedefinde başka halkların varsıllıklarının yağması olduğu kadar, savaş mekanizmasının temelinde yer alan metaller ve madenler de oluyor. Öncelikle, bakır, demir, kalay peşine düşülüyor; ki, silah üretilebilsin ve cana kıyılabilsin.

Egemenlerin prestijleri ise gümüş ile altında simgeleşiyor ve zenginlikleri bununla ölçülüyor.

Belli ki Dersîm, o zamandan beri zorbaların çekim alanı.

Dersîm, “Gümüş Kapı”. Kimileri Gümüş Kapı’da başka ve olumlu simgeler arasa da burası zorbaların gümüşe, altına, bakıra, kalaya giriş kapısı ve bu kapı barışa değil, hep işgal ve hep kıyıma açılmış.

Nereden nereye, daha 1868 yılında J.G. Taylor Royal Geographical Society’de, Munzur Çayı’nın kuzeyine rastlayan Dojik Dağı’nın “Surp Garabet” olarak anılan mevkiinde Tillek Köyü yöresinde kalay zuhurunun varlığından söz ediyor. Kim çağırmış, kim gelmiş te meraklanmış, araştırmış, neye niyet etmişler? Sormak abes. Tam da kraliçenin orduları dünyanın dört bir yanına saldırır, sömürgeler kurar, emperyalizmin ilk tuğlalarını döşerken Anadolu’nun kuytularına da ilgi duyarlar elbette.

O bilgi kırıntılarının yarattığı ilgi iledir ki, Osmanlı İmparatorluğu göçer ve Anadolu paylaşılırken de Rus orduları 1916 Eylül’ünde Pülümür yöresine kadar gelir. Halk ve ordu eli ile kovulurlar.

İlgi sürer, Tillek Köyü Dojik Dağı’ndaki (Hozat) muhtemel kalay zuhuruna ait bilgilere M. Lucius’un 1932 yılında yapmış olduğu bir araştırmada da değinilir. Bir başka araştırmayı içeren ayrıntılı bilgiler, A. Helke’nin Tunceli bölgesinde yapmış olduğu araştırmaya ait 1939 tarihli raporda da yer alır.

Cumhuriyet Türkiye’si de topraklarını tanımaya başlar. Gümüş Kapı, Tunç Eli olur.

Yabancılar Munzur’un karına, suyuna, geyiğine, kırmızı beneklisine de hayran olmuştur, kuşkusuz ama binlerce yıl bu saklı ülkeye öncelikle maden yatakları için ilgi duyar. “Gümüş Kapı” derler. Değiştirelim diyenler de “Tunç Eli” der.

Tevatüre göre, her şey değişir, büyür, gelişir, uygarlaşır. Teknoloji her şeye egemen olur, her soruna çözüm bulur. Artık madencilik te değişmiştir.

Evet doğru. Zengin, yüksek tenörlü yataklar artık kolay kolay bulunamaz olup ta, teknoloji de onların istediği yönde geliştirilince, kapitalizmin madencilik şirketleri artık azıcık metal içeren yataklara bile saldırır. Artık işletilen madenlerdeki ortalama altın tenörü (milyonda) 3,5 ppm; gümüş tenörü 100 ppm; molibden ve cıva tenörü 1.000 ppm; bakırın ve kalayın 3.500 ppm; çinkonun 5.000 ppm. Bu cevherlerden 1 ton metal elde edilebilmesi için yüzbinler, milyonlarca ton kayanın kazılıp işlem görmesi gerek.

Dünyada yılda ortalama yüzde 1 tenörlü 6,5 milyon ton bakır çıkarılıp yüzde 25 konsantre tenöre zenginleştirildiğinde yaklaşık 156 milyon ton fiziksel zenginleştirme atığı bırakılıyor. Yılda ortalama yüzde 5 ekonomik tenörlü 4 milyon ton çinko çıkarılıp yüzde 45 tenöre konsantre edilmekte ve dünyada yılda 29,3 milyon ton fiziksel zenginleştirme atığı bırakılıyor, çevreye. Dünyada yılda, 2 milyon ton kurşun üretilip yılda 10 milyon ton fiziksel zenginleştirme atığı ve 16 milyon ton alüminyum çıkarılıp çevreye yalnızca 5 milyon ton atık bırakılıyor ama, yılda 730 milyon ton demir çıkarılıyor, dünyada ve zenginleştirme atığı olmuyor.

Bunlara karşı, dünya madenciliğinin ağırlıklı ve akıldışı biçimde yöneltildiği altın işletmelerinde, dünyada yılda 0,0025 milyon ton metal için 500-2500 milyon ton, fiziksel zenginleştirme de değil, kimyasal işlem atığı bırakılıyor yeryüzüne; özellikle de, azgelişmiş ülke topraklarına.

Özellikle, daha düşük tenörlü cevherlerin, daha büyük işletmelerle, daha gelişmiş teknolojilerle üretilmeye başlandığı son 30 yılda büyük çevre sorunları sıklaşarak, büyüyerek ve sonuçları daha iyi araştırılıp anlaşılarak yaşandı. Dün birbirine çok yakın koşullarda madenciliği yapılan bu farklı cevherlerin bir bölümünün madenciliği artık çok farklı koşullarda, çok farklı ölçeklerde ve çok farklı teknolojilerle yapılıyor. Elbette bu yeni madenciliğe yönelik tepkiler ve kısıtlamalar da yükseliyor.

Gelişmiş kapitalist ülkeler doğal sermayelerini, çevre ve insan sağlığını korumak için ne kadar kısıtlama getiriyorsa, bunun mal oluşunu ne kadar arttırıyorsa, bu işletmelerin az gelişmiş ülkelere kaydırılışı da o ölçüde hızlanıyor.

Şimdi dünyada maden arama ve geliştirme harcamalarının yüzde 60’ı altın için, kalanın büyük bölümü de öteki düşük tenörlü, sorunlu metaller için yapılıyor. Bunun da dörtte üçü az gelişmiş ülkelerde harcanıyor.

Artık dünyada madencilik eskisinden çok farklı. Katlanılamaz dışsallıkları var. Çevresel ve toplumsal mal oluşu çok yüksek. Atıkları, su ve enerji tüketimi, zarar verdiği alanlar çok büyük. Ama, yapıldığı ülkedeki katma değeri, yarattığı istihdam ve kamusal kazançlar yok denecek denli az. Bu madencilik, az gelişmiş ülkelere kaydırılıyor. Bunlardan biri de Türkiye. Trona ve mermerciliği bir yana bırakırsanız ülkemizdeki yabancı ya da bağlantılı madencilerin ilgisi yalnızca altın-gümüş-nikel-kobalt-bakır-molibdene kısıtlı.

Şimdi Kanada Toronto, New York, Melbourn ve Londra Borsalarında kurulan şirketlerle, toplanan paralarla çok sayıda az gelişmiş ülkede olduğu gibi, ülkemize de büyük bir akın var.

İlginç adları var. Birininki, daha da ilginç: Anadolu Madenleri Geliştirme Ltd Şirketi (AMDL).

Geliştirmek istedikleri madenlerimizden biri de Dersim’de, Ovacık-Hozat-Tunceli arasında dağınık durumdaki 5 maden ruhsatında idi.

Burası, Seferberlik sırasında Rus ordusunun hedefi olduğu gibi, son yıllarda Japon Kalkınma ve Ticaret Ajansı’nın ( JICA) da MTA yardımı ile bakır yataklarını, şimdi anlaşılıyor ki altın aramasına konu olmuştu. Onlar da Gümüş Kapı’yı açmaya heveslenmişti.

Gümüş Kapıyı aralayan ise Kanadalı AMDL oldu. Geldi, yollar açtı, ağaçlar kesti, sondajlar, laboratuvar analizleri yaptı. Bazı yerlerde hedef daralttı. Çalışmalarını Ilıç’ta Çöpler Madeni’nde yoğunlaştırdığı için Munzur Vadisi’nde biraz yavaş ilerlediler.

Ama Gümüş Kapı’dan şimdilik onlar da geçemedi. Dersimliler yollarına fidan dikip, otellerinde lokantalarında hizmet vermeyince, bir süredir gözlerden uzak durdular.

Çalık Holding ile ortak oldular

Bu arada adları değişti, başka bir şirket ile birleşip AlacerGold oldular. Dahası, yerli bir “stratejik ortak” ta buldular. Başbakan’ın damadının yönettiği Çalık Madencilik Şirketi de artık Yukarı Fırat bölgesinde madenciliğe katılıyor. İşletme açıldı. Kazalar başladı. Yöre halkının tepkileri yükselmeye başladı.

Şirketin verdiği bilgilere bakıldığında, Ovacık Cevizlidere’de elde ettikleri sonuçlar onlara umut veriyor. Altınlı, molibdenli porfiri tipi işletmeye değer büyüklükte bir bakır yatağı bulup sevinmişler.

Daha önce bu sahaya ortak olan ünlü Rio Tinto’nun artık burada hakkı yok. Onun yerini Çalık aldı (onun şimdiki adı da Lidya Madencilik oldu). Burada şimdiden 1 milyon 700 bin ton bakır, 20 bin ton molibden ve 50 ton kadar da altın içeren bir rezerv bile belirlemişler. Ek para bulunca yeni sondajlar yapacaklarmış ama, Lidya Madencilik bunun için iyi bir çözüm imiş. Acaba parası mı işe yarayacak, yoksa stratejik ortaklık başka “güçlü” olanaklar mı sağlayacak, AlacerGold’a, Dersim’de elini kolunu sallayarak dolaşabilsin diye.

Keşke korkulacak bir şey olmasa idi ve “Dersim’e hoş geldiniz” denebilse idi.

Ne yazık ki, belirlenen bu rezervin tümü işletilebilir bulunursa, yalnızca cevherli zondan 450 milyon ton kaya kazılması gerekecek. Buna yan kayayı, örtüyü de katsanız 8-900 milyon ton kayanın kazılması gerekecek. 100 m derinlikli bir açık ocak olsa 3,5 kilometrekarelik, 3 bin 500 hektarlık, 35 bin dönümlük bir alanın kazılması gerekecek. Buradaki ağaçlar kesilecek, toprak örtüsü yok edilecek.

Kazı çukurundan çekilen suyla yeraltı suyu, yöredeki kaynaklar ve bunlardan beslenen dereler yok edilecek.

Kazılan o kayaların yarısı işe yaramıyor diye bir yerlere yığılacak. Tozuyacak, kayacak, yapay dağlar oluşacak ama beteri var. Yeraltında su ile oksijenle bir temasları olmadığı için uslu uslu duran kükürt bileşikli metal mineralleri kaya kırılıp, havanın nemi ve oksijeninin etkisiyle, tepkime yüzeyi binlerce kez artan bu kaya kırıntılarında asit oluşturacak, yöreye asitli sular yayılacak. Hem de kolayca çözdükleri kanser yapıcı ağır metalleri çevreye yayacak.

Hazır ol, Munzur suyu; artık Mercan Dağları’nın kireçtaşı kayalarından süzülen kar suyu, ağır metallerle zenginleşecek. Kırmızı beneklilerinin etinde, yüzgecinde, kılçığında birikecek bunlar. Börtü böceğin bunlarla yüklenecek. Şahinlerinin kanında molibden, arsenik, bakır, krom, vb metaller dolaşacak. Yavruları sakat ya da ölü doğacak. Uşak’ta kuzular ölü, çenesiz ya da bacaksız doğduğu gibi.

Sevgili Munzur suyu hani seni barajlarla bentledikleri için vadinin iklimi ılımanlaşacak, daha az kar daha çok yağmur düşecek ya dağlarına; artık her yağmurdan sonra bu 100 milyonlarca tonluk atık yığınlarından yıkanan ağır metaller ve asitli sular hızla sana, kızma sözün gelişi “sana”, sana değil üzerine kurulan barajların durgun sularına erişecek. Dip çamurlarında zehir birikecek. Zaman zaman bu göllerin kıyılarından ölü balıklar toplanacak.

Bu bile yetmeyecek. O kazılan 900 milyon ton kayanın yarısı, içinde gıdım gıdım metal var diye incecik, toz gibi öğütülecek, kimyasallarla işlem görecek, bakırı molibdeni asitlerle, altını gümüşü siyanürlerle yıkanacak, yine kimyasallarla temizlenecek ve bütün bu işlemler açık havada yapılacak. Buharlaşan, gazlaşan kimyasallar Dersimin dağlarına, “Dedeler”inin ziyaretlerinin tepelerine, ormanlarına yayılacak. Dallara asılan adaklık kurdeleler kızaracak, yapraklar sararacak. Zararlı böcekler canavarlaşacak. İnsanlarının ciğerleri yanacak, iç organlarında kanserler artacak.

Bu işlemlerden geri kalan 450 milyon ton kimyasal işlem görmüş kaya tozu ya yerinde kalacak ya da atık barajlarında bırakılıp gidilecek, 10-15 yıllık işletmeden sonra.

Sen sağ, ben selamet değil.

Onlar Kanada’ya ve Ankara’ya ama, Dersimliler hastane kapılarına…

Artık Munzur’un sarımsağını, kırmızı benekli alabalığını, cevizini, kaynak suyunu, zor alır duyanlar.

Yeni, bir göç geliyor gibi.

AlacerGold/Lidya Madencilik stratejik (http://haber.sol.org.tr/yazarlar/tahir-ongur/damat-acilimi-mi-17141 ) ortaklığının paydaşlarına verdiği bilgiler doğru ise ve stratejinin başı isterse, geleneksel Ordu Dersim’den çekilir; profesyonel askerlerden kurulu “???mın Ordusu”ndan bir birlik burada göreve başlar ve güvenliği sağlar; stratejik ortaklar da güven içinde işletmeye başlar. Nasıl başlamasınlar? Bu işte çok para var. Yeraltındaki esir madenlerimizin esareti sona erer. Yarı işlenmiş olarak üç kuruşa dışarıya satılır. Dışarıda birden değer kazanır.

Dersimin kayası, toprağı eksilmez. Pasa yığınları ve atık yığınları bize kalır. Biraz da kimyasal katılmış olur, bunlara. Bu göze görünen kalıt olur.

Geriye Darius’tan geri kalan Daranalis’in cinleri olur

Göze görünmeyen ise Subarların, Dariyus’tan geri kalan Daranalis’in cinleri olur. Gümüş Kapı’dan geçenler bu cinler olur.

“Eskiden bu kadar kanser ölümü yoktu, bu da nereden çıktı?” söyleşileri yaygınlaşır. “Bu balıklar neden topluca ölüyor, cevizler neden kof çıkıyor, bu suyu içen davarımız neden düşüyor” diye merak basar hepimizi. Bu kötülemeleri, günahkarlığımıza bağlayan çıkar mı Dersim’den bilinmez ama Cevizlidere’de kaya kazıldı, maden çıkarıldı diye artık “Munzur’un Suyu zehre dönüştü” diyene de hemen kulak veren olmayabilir. Sonraları ise su analiz raporları, sağlık taramaları, çevre kirliliği incelemeleri herkese anlatır gerçeği.

Munzur Suyu artık içilesi değil;

Dersim’de artık yaşamak güç;

olur.

Bu işletme yaşama geçerse,

“doğdum…
dersim sandım kendimi
munzur beni emzirince…”

denemez artık.

Hak saklasın Dersim’i.

Duman Çöksün Yollarına!

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: